Polisler bizi kendi nikahımızdan kaçırdı

◊ Babanız Çerkez kökenli, anneniz Bulgaristan doğumlu. Nasıl bir karışımsınız? Balkan damarınız mı ağır basar, Kafkas damarınız mı?

– Ben daha fazla babama benzerim. Annem yumuşak mizaçlı bir kadındı. İki lafından biri “Oğlum sev ve affet”ti. Ben çok fevri bir adamım. Baba tarafım ağır basıyor. Mesela trafikte sinirlendiğim zaman arabadan inerim. Çekinmem, birimiz hastaneye, öbürümüz karakola! İniyorum da. “Aa Ediz Abi sen misin” diyorlar, sonra arkadaş oluyoruz. Tanınmış olmanın, sevilmiş olmanın böyle bir avantajı var. Belki diyorsundur ki romantik bir adam falan ama mizacım farklıdır.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Peki tip olarak anneye mi çekmişsiniz, babaya mı?

– Babam. Benim 1 haftalığımdan itibaren bütün resimlerimi de çekmiş. Kalın bir albüm. 10 günlük, 1 aylık… Patiklerimle. Çünkü babasız kalmış bir adam… Babama benzemişim ama kemik yapım ince, anneden almışım.  

◊ 22 Kasım Akrep burcu. Biraz korkutucu. Burcunuzun özelliklerini taşıyor musunuz?

– Kindarımdır. Kötülüğü unutmam. İyi insansan beni gece saat 3’te arasa, pijamanın üstüme trençkot giyer koşarım. Ama kötü insanı affetmem. Kötüye karşı merhametim yoktur. Sonunu düşünmem.

◊ Bu yıl tam yarım asırdır Berna Hun ile evlisiniz. Hâlâ çok mu âşıksınız, yoksa saadetin bir formülü var mı?

– Var tabii. Karşılıklı saygı ve sevgi. Başka türlü 50 sene geçmez. Zaman zaman anlaşmazlıklar oluyor. Hep gülistan gitmez. Kavga hiç sevmez, fakat iyi bir tarafı var, gece suratı asık yatıyor, sabah unutmuş oluyor. Benim gibi kindar değil.

◊ Bengü ve Burak adında iki çocuğunuz var. Kız babaya, erkek anneye daha düşkün olur derler. Sizin ailede de var mı bu anne-oğul, baba-kız kamplaşması?

– Yok. İkisi de anneye çok daha düşkün. (Karı-koca gülüyorlar, Berna Hanım da asıl babaya düşkün olduklarını söylüyor.)

◊ Beyoğlu’nda doğup büyümüşsünüz, Kadıköy’de yaşıyorsunuz. Tarafınızı seçin: Asya yakası mı, Avrupa yakası mı?

– Asya. Doğduğum yer önemli değil. Önemli olan, yeşil olması. Hatta Ada’ya gel, orada kaktüs bahçemde nasıl çalıştığımı gör.  

BİZ ÇOK YANLIŞ YAPTIK

◊ İkinci Dünya Savaşı döneminde doğdunuz, 6-7 Eylül olaylarına tanık oldunuz. 15 yaşındayken âşık olduğunuz Rum kızının Türkiye’yi terk edişini yaşadınız. Bu kadim şehirde sürdüğünüz 82 yıllık ömrünüzde en önemli kazancımız ve en büyük kaybımız neler oldu?

– Taş Devri dönemlerini bile yaşamış kadim bir şehirde yaşıyor olmak büyük bir onur. Ama yanlış yapılaşmayla çirkinleşmeye doğru hızla ilerliyor İstanbul. Ve azınlıklarımızın kaybı. Ağlayarak gittiler Yunanistan’a. Babamın azınlıklardan da ahbapları vardı. Onların nasıl gelip babama ağlayarak bu vatandan gitmek üzere olduklarını anlattıklarını hatırlarım. Bu topraklarda büyümüşlerdi ama burada istenmedikleri için nasıl bir üzüntü yaşadıklarını bilirim. 6-7 Eylül olayları… Bu memlekette doğmuş adam, dini farklı olabilir. Ben insanlığına bakarım. Ne diye biz onları suçlayıp da Türkiye’den çıkarma fikrimiz olmuş? Anlaşılır gibi değil. Bu yaştan sonra seni gönderseler n’aparsın? Biz çok yanlış şeyler yaptık.  

◊ Norveç’te deniz biyolojisi ve çevre bilimleri okudunuz, Marmara Üniversitesi’nde çevre dersleri verdiniz, milletvekiliyken Çevre Komisyonu Başkanlığı yaptınız. Yine de çevre için yeterince şey yapabildiniz mi, müsterih misiniz?

– ‘Müsterihim’ diyemiyorum. Halk çok duyarlı, çevre tahribine karşı çok sıkıntılı. Ama siyaset öyle değil. Oysa ağaç sadece tahta değil. Meyve değil. Nefesimizi de sağlıyor. Adam bina yapacak diye 10 saniyede 150 yıllık çınarı kesiyor.

◊ Doğal ortamı dışında iguana yetiştirdiğiniz için bilimsel yayınlarda yer aldınız. Darıca Hayvanat Bahçesi’nde havuzundan kaçan bir timsahı bulmak için size danışıldığı doğru mu?

– Doğru. Bir tanesi kaçmış. Bulamıyorlar. Aynur Hanım diye biri beni aradı. Sürüngenler yönlerini Ay’a göre ayarlar. Sordum, “Kaç gölünüz var? Ay ne taraftaysa o taraftaki havuzlara bakın…” O göle baktılar ve buldular orada. Üniversiteyi ikincilikle bitirdim. Ben çok çalıştım bu konuda. Özellikle Anadolu sürüngenleri üzerine. Birçoğu bize özel, endemik türler.

BENİ AMPULÜ BULAN
ADAM SANDILAR

◊ Ne çektiniz yahu şu ampulü bulan Edison’la isim benzerliğinizden…

– Thomas Alva Edison benim büyük amcam olur, biliyorsun (Gülüyor)… Öyle bir isim benzerliği var.

Ziyaret ettiğim okullarda öğretmenler de beni sevdikleri için öyle espriler yaptılar. Çocuklar da beni ampulü bulan adam zannettiler. 134 yıl önce ilk ampulü yakmış. Bu kadar kısa sürede geçirdiğimiz evrime bakar mısınız?

◊ Siz siyasete girmiş bir sanatçısınız. Sanatçı-siyaset ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

– Bu, dünyanın her yerinde olan çok olağan bir şey. Amerika’da da Arnold Schwarzenegger var mesela. Ronald Reagan var.

◊ Agatha Christie’nin romanından uyarlanan “10 Kişiydiler” oyunuyla ilk kez tiyatro sahnesindesiniz. Set tozundan sonra sahne tozuyla aranız nasıl? Nasıl gidiyor turne?

– 4-5 senedir tiyatroyla uğraşıyorum, zihnim açıldı. Beynin çalışması lazım. Tıpkı kas gibi. Replikleri ezberliyorsun, sadece kendininkini değil, senden öncekini, senden sonrakini de çalışıyorsun. Faydasını gördüm bu yaşımda.

SİNEMAYA GİRİŞ
Almanya’da dişçi olacaktım
Almanya’da dişçilik okuyordum. Tatile geldim, babam beni Sabahattin Sürmeli diye bir adamla tanıştırdı. Acar Film’in genel müdürü. Bana “Sinema gelişiyor, düşünmez misin” diye sordu. “Ben Almanya’da öğrenciyim” dedim, “Olsun” dedi, “Ses mecmuası var, yarışma yapıyor, bir katıl…” 22 yaşındayım. Sene 63. Resim çektirip yolladım. Kabul edildim. Bayramoğlu’ndaki finalde Ajda Pekkan, Hülya Koçyiğit… Ödül, bir filmde başrol ve 12 bin 500 lira. Bir Mercedes 40 bin lira o zamanlar. Beni ve Ajda’yı seçtiler. İkna ettiler, üniversiteden bir dönem izin istedim. Hiç eğitimsiz ilk filme başladık: “Genç Kızlar”. Film çok iş yaptı. Hâlâ üniversiteye dönüp dişçi olmak derdindeyim. Sonra film üstüne film, üniversite tahsili yarım kaldı. 130 kadar film! 1975’lere geldik. O arada erotik filmler çekilmeye başladı. Dedim ki bu iş bitti. 32-33 yaşındayım. Eşim Berna’ya yeni bir hayat kurmayı teklif ettim. Norveç’e okumaya gittim.

EVLİLİK
Yüzünüze kezzap atacağız
Benim bir randevum vardı, Cihangir’de, evde. Bir kız bekliyordum. Kapı çaldı. Baktım pencereden, üç kız. Ben bir beklerken üç gelmiş. İçeri davet ettim, hosteslermiş. Beni hostesler gecesine davet ediyorlar. Ama film arasına gelmişim, Uludağ’da çekimimiz var. “Biriniz numaranızı verin, haber edeyim” dedim. Gidemedim tabii. Numarayı veren eşim. Aklıma düştü yeşil gözlü o kız. Sonra aradım. Ev numarası, annesi çıktı. Sonra bir daha aradım, bu kez benimki. Buluşmak istedim. Ama “Meşgulüm, iş programım yoğun” dedi. Dedim “Bu çetin ceviz”. Buluştuk. 2 sene flört ettik, sonra evlendik. Kız hayranlarımdan tehdit mektupları geldi, “Nikâhta yüzünüze kezzap atacağız” diye. Hatta kalabalıktan izdiham çıktı. Sivil polisler saldırı var sanıp bizi nikâhımızdan kaçırdı. Uzakdoğu’da balayı tatiline çıktık, onu da Kelebek gazetesine yazdım, tefrika ettiler.

ESKİ BAYRAMLAR
Ermeniler, Rumlar vardı
Eski Türkiye yok artık. Teknik olarak çok gelişmiş bir dünyada yaşıyoruz. Bayram geldiği zaman annem kırlangıç balığını haşlayıp maydanozla, limonla kayık tabağında yapardı. Ön yemek olarak. Babam Çerkez olduğu için çok güzel çerkeztavuğu yapardı. Misafirler, sohbetler… Şimdi kalktı, herkes daha münferit yaşıyor her şeyi artık. Kırgınlıklar varsa bunların telafi edilmesi için çaba gösterilirdi. Ben Alman Hastanesi’nde doğdum, 20 yaşıma kadar Beyoğlu’nda yetiştim. Ermeniler, Rumlar vardı. Onlar bizim bayramları, biz de onların Paskalya gibi bayramlarını kutlardık. Şimdi bu kavga neden, bu kin neden? Anlayamıyorum. Büyükbabamızı ziyaret ederdik. Ankara-Kayseri demiryolunu inşa eden adam. Almanya’da tahsil etmiş. Suadiye’de bir villası vardı, oraya giderdik. Bayramları hep orada geçirirdik. Karaköy’den vapurlar kalkardı, Suadiye’ye. Biz orada inerdik.

AKSİYON SAHNELERİ
Az kalsın Kuzey beni boğuyordu
Şile’de Ekrem Bora ve Filiz Akın’la film çekiyoruz. Ekrem bar sahibi rolünde. Kıza sahip olmak istiyor. Ama jönler her seferinde kızı kapıyor, biliyorsun. Gece yarısı kavga sahnesi çekeceğiz. Orada uçurumlar var. Dikenler, ağaçlar… Yuvarlana yuvarlana o bana yumruk atıyor, ben düşüyorum, kalkıyorum ben ona yumruk atıyorum. Hava boğuk, etraf ıslak. Elbisemiz yırtılıyor, yüzümüz gözümüz çiziliyor dikenden, daldan. Çıkıyorum yukarı, olmadı baştan! Olmadı baştan. Hadii bizim makyaj yeniden yapılıyor, saçımız normal başlangıç sahnesi haline getiriliyor, elbiseler dikiliyor falan… Olmadı baştan! Meğer yönetmen Türker (İnanoğlu) kıs kıs gülüyormuş. Sahne olmuş ama bize eziyet çektirmek için inadına “Olmadı baştan” diyormuş. Nasıl kızmıştım, nasıl kızmıştım. Bir keresinde de Kuzey’le (Vargın) film çekiyoruz. Yine boğuşma sahnesi. Yine uçurum kenarı. Tercih edilir, seyircinin ya düşerse diye heyecanlanması için. O benden daha iri. Beni bir altına aldı, boğazımı sıkıyor da sıkıyor. Konsantre olmuş farkında değil, boğacak beni. Can havliyle bir diz attım, öyle kurtardım kendimi.

NORVEÇ
Öğrenciye saygıya bak!
O zaman 1 yaşında çocuğumuz var; Bengü. Kalktık, Norveç’e gittik. 6-7 sene kaldık. Norveççeyi tam çözemedim. Heyecanlıyım. Bitirme sınavları var. Hocayla konuştum, “Konuşulanı anlıyorum ama yazarken zorlanıyorum” diye. “Sen Almanca biliyorsan Almanca yaz. İstersen İngilizce, istersen Türkçe yaz. Ben onu konsolosluğa gönderip çevirttirip hak ettiğin notu veririm” dedi. Bak, sene 1970’ler. Öğrenciye saygıya bak!

SİYASET
Kime hava atacağım?
Beni Mesut Bey (Yılmaz) gördü, çevre ve sanat konusunda danışmalık yaptım, sonra beni milletvekili adayı koydular. Dördüncü sıradan. Beşinci Güneş Taner. Çevre komisyonu başkanlığı yaptım. Genel başkan yardımcılığı yaptım. Sonra ayrıldım. Ondan sonra da teklifler geldi ama yapmadım. İstemedim. Siyasette kırmızı plakam vardı. Hiçbir zaman kullanmadım. Kime hava atacağım? Ben kimim ki? Ben milletin vekiliyim. Ona hizmet için seçilmişim.

TİYATRO
Turnemiz çok iyi
10 Kişiydiler oyununun senaryosuna bir baktım, 68 sayfanın 62’si benim ama çok çalıştım. Yarım yamalak iş yapmam. Bunu da sinemaya borçluyum. En ufak bir fiziksel hatamız olmamalı. Mesela burnunuzda kıl var, dev ekranda büyür, o gözükür. Sinema bana disiplini öğretti. Ondan evvel kız peşinde koşan delikanlıydım. Sinemada bir dönem çok aktif oluyorsun, sonra çekiliyorsun. Tiyatro öyle değil. 30’unda da 80’inde de oynuyorsun. Ama sinemada benim yaşımdaki bir insana çıkacak rol az. Tiyatro turnemiz de çok iyi gidiyor.

TARIK AKAN
Yarışmada göz dolduruyordu
1970’li yılların başında Ses mecmuasından seçilmiş biri olarak mecmuanın seçmelerinde beni jüri yaptılar. Göz dolduran biri vardı: Tarık Akan. O seçildi zaten. 2-3 sene sonra Kadir İnanır önce küçük rollerde oynadıktan sonra son derece başarılı bir grafik çizerek star oldu. Bundan sonraki dönemlerde pek star yok. Sadece bazı dizilerde “aranan oyuncu” diyelim onlara, star demeyelim, biri Kıvanç Tatlıtuğ, diğeri de Kenan İmirzalıoğlu. Ondan sonrakileri pek tanımıyorum, pek bilemiyorum. Tam da seyredemiyorum zaten.

TÜRKAN ŞORAY
En çok benimle film çekmiş
Cüneyt’le (Arkın) 63 senesinde beraber diyebileceğim şekilde başladı sinema hayatımız. Ben, Ses mecmuasından yarışmayı kazandım.

Cüneyt de Artist mecmuasından. Ben 1940 doğumluyum. O benden 3-4 yaş büyüktür. Yeşil gözlü, tatlı bir çocuktu. Ayrı yönlere savrulduk. Ben daha romantik, o daha aksiyon. Ondan sonra Kartal Tibet girdi 1965 gibi. O da çok büyük bir stardı. Kadınlarda da Türkan Şoray. İşini çok ciddiye alan ve halkla münasebetini çok güzel götüren bir sanatçı. Geçenlerde konuşurken “En çok seninle film çekmişim” dedi. Filiz (Akın) de öyle. “Dört Yapraklı Yonca” diyoruz ya. Belki şu anda Hülya (Koçyiğit) ile pek görüşme imkânımız olmuyor ama hepsini ayrı ayrı sever, sayarım. En çok roman uyarlamasında oynayansa benim. Yine en çok çocuk filmlerinde, onların babasını oynayan da benim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir